Anadolu Uygarlığı

"Uygarlık toplu olarak can cana, yanyana, elele yaşamayı gerektirir artık. Bunu da yazı, eğitim, öğretim sağlar. Uygarlık önce vermeyi görev edinir, sonra insanca almanın, istemenin yollarını öğretir. Anadolu’nun bir çok bölgesinde topluma bir kırıntı bile vermeyen, boyuna ondan isteyen, veremeyince, direnince gırtlağına basan, sonra da evrene büyük bir bilim aydınlığı, sanat ışığı getirdiğini söyleyen Osmanlı toplumu uygar olamamıştır yaşadığı sürece. Bir düşünün 1838 yılında, Avrupa’da «Renaissance» olayından üç, dört yüz yıl sonra, Anadolu’da: «Urfa sarayının dar bir mahzen yahut ahırında dokuz ihtiyar gördüm ki bunlar üç buçuk yıldan beri burada çürümekteydiler. Boğazlarına takılı demir halkalardan ağır bir zincirle birbirlerine bağlıydılar ve günde iki defa hayvanlar gibi su içmeğe götürülüyorlardı. Onlar için kabilelerinden 150,000 kuruş gibi büyük bir kurtulmalık para istemişlerdi, onlar da bunun üçte birini vermeyi önermişlerdi..» (1). Bunlar suçlu değil yaşlılıkları yüzünden kaçamayan tutsaklardı, köyleri basılınca ele geçirilmişlerdi. Bu değil uygarlık işte. Bu durumlar uygarlık düzeyine, uygarlığa karşıt, onunla çelişiktir. Hangi çağda olursa olsun böyledir bu. Gerçekte uygarlık öldürücü, insan topluluklarını ortadan kaldırıcı, yerinden yurdundan edici araçları yapmak değildir. Öldürmek insanların değil doğanın görevidir. Bu bize uygarlığın yanında onunla bağdaşmayan, ancak ondan da bir türlü ayrılmayan, çelişik oluşumun yürüdüğünü gösteriyor. Eskiçağdan beri bu mutsuzluk çizgisi sürer gider, silinmez bir türlü. Bunun uygarlığa bir katkısı, yararı olmamıştır. Bu nedenle yüz binlerce insanın ölmesine, ocakların sönmesine, evlerin barkların yıkılmasına, suçsuz kimselerin aç susuz, yersiz yurtsuz kalmasına yolaçan savaşlar, saldırılar ne denli gelişmiş araçlarla yapılırsa yapılsın uygarca değildir. (1) Moltke, Türkiye Mektupları, 1973, s. 173. Ç. H. Örs." Anadolu Uygarlığı-İsmet Zeki Eyuboğlu

İlkel İnsan


İlkel insanlarla ilk karşılaştığımızda veya bilimsel çalışmalardan ilkel zihniyet hakkında bir şeyler okuduğumuzda arkaik insanın tuhaflığından etkilenmeden duramayız. İlkel toplumların psikolojisi konusunda bir otorite olan Lévy-Brühl zihnin "mantık öncesi” düzeyi ile bizim bilinçli görüntümüz arasındaki çarpıcı farklılıkları vurgulamaktan hiçbir zaman yorulmamıştır. İlkel insanın deneyimlerin bariz derslerini göz ardı etmesini, en aşikar neden-sonuç ilişkilerini reddetmesini ve olayların rastlantısallığını kabullenmek veya onları mantıklı bir şekilde açıklamaya çalışmak yerine onların “kolektif simgeselliğini" bir çırpıda geçerli saymak eğilimini, kendisi uygar bir insan olarak, açıklanması mümkün olmayan bir şey olarak düşünmüştür. Lévy-Brühl “Kolektif simgesellikle doğruluğu aşikar kabul edilen, yaygın biçimde geçerli düşünceleri, örneğin ruhlar, cinler, büyü, büyüsel malzemelerin gücü gibi konuları içeren ilkel düşünceleri kastetmektedir. Bizim için insanların yaşlılık veya ölümcül bir hastalık nedeniyle ölmesi gayet mantıklı görünürken, ilkel insan için durum farklıdır. O, yaşlı bir insan öldüğünde, ölümün yaşlılık sonucu olduğuna inanmaz. Daha uzun yaşayan insanların bulunduğunu söyler. Benzer şekilde, hiç kimse bir hastalık sonucu ölemez, çünkü aynı hastalıktan iyileşen veya o hastalığa hiç yakalanmayan insanlar vardır. Ona göre asıl neden her zaman büyüdür. İnsanı ya bir ruh öldürür ya da büyü. Çoğu ilkel kabile ancak savaş esnasında ölümü doğal bir ölüm olarak kabul eder. Ancak savaşta ölümü bile doğal görmeyen kabileler vardır, onlara göre ölümü getiren düşman ya bir büyücüdür ya da kullandığı silah büyülüdür. Bu garip düşünce zaman zaman daha çarpıcı bir biçime bürünür. Örneğin bir Avrupalı tarafından öldürülen bir timsahın karnında iki tane halhal bulunmuştu. Yerliler bu iki halhalın bir süre önce bir timsah tarafından yutulan iki kadına ait olduklarını söylediler. Anında bir büyü söylentisi yayıldı; çünkü bir Avrupalıyı hiç kuşkulandırmayacak kadar doğal olan bu olay, Lévy-Brühlun “kolektif simgesellik” dediği varsayımlardan birinin ışığında, öngörülemez bir açıklamaya bürünmüştü. Yerliler belirsiz bir büyücünün timsahı büyülediğini ve ona iki kadını getirmesini emrettiğini söylediler. Timsah da emri yerine getirmişti. Peki, hayvanın karnındaki halhalları nasıl açıklıyorlardı? Yerliler bir timsahın emir almadıkça insanları yemediğini belirttiler. Timsah halhalları büyücüden ödül olarak almıştı. Bu hikaye zihnin “mantık öncesi” düzeyinin özelliklerini gösteren mükemmel bir örnektir. Buna “mantık öncesi” diyoruz, çünkü böyle bir açıklama bize bütünüyle mantıksız görünüyor. Ama bunu bu kadar çarpıcı kabul etmemizin nedeni ilkel insanın varsayımlarından tamamıyla farklı varsayımlardan yola çıkmamızdır. Eğer biz de, doğal nedenler olarak bilinen şeyler yerine, büyücülerin ve gizemli güçlerin varlığına onun kadar inansaydık, onun açıklamaları bize de son derece mantıklı gelecekti. Aslında, ilkel insan bizden daha mantıklı veya daha mantıksız değildir. Onun varsayımları bizimkilerden farklıdır ve onu bizden farklı kılan da bu özelliğidir. Düşünceleri ve davranışları bizimkilerden değişik temeller üzerine oturur. Olağanın dışındaki her şey onu huzursuz eder, korkutur ve o bunu bizim doğaüstü dediğimiz şeylerle bağlantılandırır. O bunları elbette doğaüstü olarak görmemektedir; aksine, bunlar onun deneyim dünyasına aittirler. Biz “bu ev yıldırım çarptığı için yandı” dediğimizde, bir doğal olaylar zincirini ifade ettiğimizi düşünürüz. İlkel insan da “büyücü bu evi yakmak için yıldırımı kullandı” dediğinde, benzer bir duygu içinde, doğal bir zinciri izlediğini düşünmektedir. Bütünüyle tuhaf ve olağandışı olmadıkça, ilkel insanın yaşamında benzer temellere oturt ulamayacak hiçbir şey yoktur. Olayları kendi tarzında açıklarken bize çok benzer; varsayımlarını sorgulamaz. Nasıl ki onun için hastalığın ruhlar veya büyüler kanalıyla gelmesi şaşmaz bir doğruysa, bizim için de hastalığın doğal nedenlerinin olması uzun zaman önce kararlaştırılmıştır. Biz nasıl bunu büyüye bağlayamazsak, o da doğal nedenlere bağlayamaz. Zihinsel aktivitesi bizimkinden farklı değildir. Daha önce dediğim gibi, onu bizden farklı kılan sadece varsayımlarıdır.

C. G. Jung - Keşfedilmemiş Benlik

Popüler Yayınlar