10 Mayıs 2026
"Uygarlık toplu olarak can cana, yanyana, elele yaşamayı gerektirir artık. Bunu da yazı, eğitim, öğretim sağlar. Uygarlık önce vermeyi görev edinir, sonra insanca almanın, istemenin yollarını öğretir. Anadolu’nun bir çok bölgesinde topluma bir kırıntı bile vermeyen, boyuna ondan isteyen, veremeyince, direnince gırtlağına basan, sonra da evrene büyük bir bilim aydınlığı, sanat ışığı getirdiğini söyleyen Osmanlı toplumu uygar olamamıştır yaşadığı sürece. Bir düşünün 1838 yılında, Avrupa’da «Renaissance» olayından üç, dört yüz yıl sonra, Anadolu’da: «Urfa sarayının dar bir mahzen yahut ahırında dokuz ihtiyar gördüm ki bunlar üç buçuk yıldan beri burada çürümekteydiler. Boğazlarına takılı demir halkalardan ağır bir zincirle birbirlerine bağlıydılar ve günde iki defa hayvanlar gibi su içmeğe götürülüyorlardı. Onlar için kabilelerinden 150,000 kuruş gibi büyük bir kurtulmalık para istemişlerdi, onlar da bunun üçte birini vermeyi önermişlerdi..» (1). Bunlar suçlu değil yaşlılıkları yüzünden kaçamayan tutsaklardı, köyleri basılınca ele geçirilmişlerdi. Bu değil uygarlık işte. Bu durumlar uygarlık düzeyine, uygarlığa karşıt, onunla çelişiktir. Hangi çağda olursa olsun böyledir bu.
Gerçekte uygarlık öldürücü, insan topluluklarını ortadan kaldırıcı, yerinden yurdundan edici araçları yapmak değildir. Öldürmek insanların değil doğanın görevidir. Bu bize uygarlığın yanında onunla bağdaşmayan, ancak ondan da bir türlü ayrılmayan, çelişik oluşumun yürüdüğünü gösteriyor. Eskiçağdan beri bu mutsuzluk çizgisi sürer gider, silinmez bir türlü. Bunun uygarlığa bir katkısı, yararı olmamıştır. Bu nedenle yüz binlerce insanın ölmesine, ocakların sönmesine, evlerin barkların yıkılmasına, suçsuz kimselerin aç susuz, yersiz yurtsuz kalmasına yolaçan savaşlar, saldırılar ne denli gelişmiş araçlarla yapılırsa yapılsın uygarca değildir.
(1) Moltke, Türkiye Mektupları, 1973, s. 173. Ç. H. Örs."
Anadolu Uygarlığı-İsmet Zeki Eyuboğlu
