Anadolu Uygarlığı

"Uygarlık toplu olarak can cana, yanyana, elele yaşamayı gerektirir artık. Bunu da yazı, eğitim, öğretim sağlar. Uygarlık önce vermeyi görev edinir, sonra insanca almanın, istemenin yollarını öğretir. Anadolu’nun bir çok bölgesinde topluma bir kırıntı bile vermeyen, boyuna ondan isteyen, veremeyince, direnince gırtlağına basan, sonra da evrene büyük bir bilim aydınlığı, sanat ışığı getirdiğini söyleyen Osmanlı toplumu uygar olamamıştır yaşadığı sürece. Bir düşünün 1838 yılında, Avrupa’da «Renaissance» olayından üç, dört yüz yıl sonra, Anadolu’da: «Urfa sarayının dar bir mahzen yahut ahırında dokuz ihtiyar gördüm ki bunlar üç buçuk yıldan beri burada çürümekteydiler. Boğazlarına takılı demir halkalardan ağır bir zincirle birbirlerine bağlıydılar ve günde iki defa hayvanlar gibi su içmeğe götürülüyorlardı. Onlar için kabilelerinden 150,000 kuruş gibi büyük bir kurtulmalık para istemişlerdi, onlar da bunun üçte birini vermeyi önermişlerdi..» (1). Bunlar suçlu değil yaşlılıkları yüzünden kaçamayan tutsaklardı, köyleri basılınca ele geçirilmişlerdi. Bu değil uygarlık işte. Bu durumlar uygarlık düzeyine, uygarlığa karşıt, onunla çelişiktir. Hangi çağda olursa olsun böyledir bu. Gerçekte uygarlık öldürücü, insan topluluklarını ortadan kaldırıcı, yerinden yurdundan edici araçları yapmak değildir. Öldürmek insanların değil doğanın görevidir. Bu bize uygarlığın yanında onunla bağdaşmayan, ancak ondan da bir türlü ayrılmayan, çelişik oluşumun yürüdüğünü gösteriyor. Eskiçağdan beri bu mutsuzluk çizgisi sürer gider, silinmez bir türlü. Bunun uygarlığa bir katkısı, yararı olmamıştır. Bu nedenle yüz binlerce insanın ölmesine, ocakların sönmesine, evlerin barkların yıkılmasına, suçsuz kimselerin aç susuz, yersiz yurtsuz kalmasına yolaçan savaşlar, saldırılar ne denli gelişmiş araçlarla yapılırsa yapılsın uygarca değildir. (1) Moltke, Türkiye Mektupları, 1973, s. 173. Ç. H. Örs." Anadolu Uygarlığı-İsmet Zeki Eyuboğlu

İlkel İnsan


İlkel insanlarla ilk karşılaştığımızda veya bilimsel çalışmalardan ilkel zihniyet hakkında bir şeyler okuduğumuzda arkaik insanın tuhaflığından etkilenmeden duramayız. İlkel toplumların psikolojisi konusunda bir otorite olan Lévy-Brühl zihnin "mantık öncesi” düzeyi ile bizim bilinçli görüntümüz arasındaki çarpıcı farklılıkları vurgulamaktan hiçbir zaman yorulmamıştır. İlkel insanın deneyimlerin bariz derslerini göz ardı etmesini, en aşikar neden-sonuç ilişkilerini reddetmesini ve olayların rastlantısallığını kabullenmek veya onları mantıklı bir şekilde açıklamaya çalışmak yerine onların “kolektif simgeselliğini" bir çırpıda geçerli saymak eğilimini, kendisi uygar bir insan olarak, açıklanması mümkün olmayan bir şey olarak düşünmüştür. Lévy-Brühl “Kolektif simgesellikle doğruluğu aşikar kabul edilen, yaygın biçimde geçerli düşünceleri, örneğin ruhlar, cinler, büyü, büyüsel malzemelerin gücü gibi konuları içeren ilkel düşünceleri kastetmektedir. Bizim için insanların yaşlılık veya ölümcül bir hastalık nedeniyle ölmesi gayet mantıklı görünürken, ilkel insan için durum farklıdır. O, yaşlı bir insan öldüğünde, ölümün yaşlılık sonucu olduğuna inanmaz. Daha uzun yaşayan insanların bulunduğunu söyler. Benzer şekilde, hiç kimse bir hastalık sonucu ölemez, çünkü aynı hastalıktan iyileşen veya o hastalığa hiç yakalanmayan insanlar vardır. Ona göre asıl neden her zaman büyüdür. İnsanı ya bir ruh öldürür ya da büyü. Çoğu ilkel kabile ancak savaş esnasında ölümü doğal bir ölüm olarak kabul eder. Ancak savaşta ölümü bile doğal görmeyen kabileler vardır, onlara göre ölümü getiren düşman ya bir büyücüdür ya da kullandığı silah büyülüdür. Bu garip düşünce zaman zaman daha çarpıcı bir biçime bürünür. Örneğin bir Avrupalı tarafından öldürülen bir timsahın karnında iki tane halhal bulunmuştu. Yerliler bu iki halhalın bir süre önce bir timsah tarafından yutulan iki kadına ait olduklarını söylediler. Anında bir büyü söylentisi yayıldı; çünkü bir Avrupalıyı hiç kuşkulandırmayacak kadar doğal olan bu olay, Lévy-Brühlun “kolektif simgesellik” dediği varsayımlardan birinin ışığında, öngörülemez bir açıklamaya bürünmüştü. Yerliler belirsiz bir büyücünün timsahı büyülediğini ve ona iki kadını getirmesini emrettiğini söylediler. Timsah da emri yerine getirmişti. Peki, hayvanın karnındaki halhalları nasıl açıklıyorlardı? Yerliler bir timsahın emir almadıkça insanları yemediğini belirttiler. Timsah halhalları büyücüden ödül olarak almıştı. Bu hikaye zihnin “mantık öncesi” düzeyinin özelliklerini gösteren mükemmel bir örnektir. Buna “mantık öncesi” diyoruz, çünkü böyle bir açıklama bize bütünüyle mantıksız görünüyor. Ama bunu bu kadar çarpıcı kabul etmemizin nedeni ilkel insanın varsayımlarından tamamıyla farklı varsayımlardan yola çıkmamızdır. Eğer biz de, doğal nedenler olarak bilinen şeyler yerine, büyücülerin ve gizemli güçlerin varlığına onun kadar inansaydık, onun açıklamaları bize de son derece mantıklı gelecekti. Aslında, ilkel insan bizden daha mantıklı veya daha mantıksız değildir. Onun varsayımları bizimkilerden farklıdır ve onu bizden farklı kılan da bu özelliğidir. Düşünceleri ve davranışları bizimkilerden değişik temeller üzerine oturur. Olağanın dışındaki her şey onu huzursuz eder, korkutur ve o bunu bizim doğaüstü dediğimiz şeylerle bağlantılandırır. O bunları elbette doğaüstü olarak görmemektedir; aksine, bunlar onun deneyim dünyasına aittirler. Biz “bu ev yıldırım çarptığı için yandı” dediğimizde, bir doğal olaylar zincirini ifade ettiğimizi düşünürüz. İlkel insan da “büyücü bu evi yakmak için yıldırımı kullandı” dediğinde, benzer bir duygu içinde, doğal bir zinciri izlediğini düşünmektedir. Bütünüyle tuhaf ve olağandışı olmadıkça, ilkel insanın yaşamında benzer temellere oturt ulamayacak hiçbir şey yoktur. Olayları kendi tarzında açıklarken bize çok benzer; varsayımlarını sorgulamaz. Nasıl ki onun için hastalığın ruhlar veya büyüler kanalıyla gelmesi şaşmaz bir doğruysa, bizim için de hastalığın doğal nedenlerinin olması uzun zaman önce kararlaştırılmıştır. Biz nasıl bunu büyüye bağlayamazsak, o da doğal nedenlere bağlayamaz. Zihinsel aktivitesi bizimkinden farklı değildir. Daha önce dediğim gibi, onu bizden farklı kılan sadece varsayımlarıdır.

C. G. Jung - Keşfedilmemiş Benlik

İki Oda Bir Hayat, Bin Umut

Yağmurun ardından gelen o tarifsiz sessizlik, sanki dünyanın yeniden nefes alışını müjdeliyordu. Küçük Elif, alnını soğuk camına yaslamış, dışarıdaki manzarayı derin bir iç çekerek seyrediyordu. Gökyüzünün o koyu, kasvetli griliği yavaş yavaş dağılıyor, yerini umut vadeden açık tonlara bırakıyordu. Güneşin ilk, nazlı ışınları, şehrin yorgun binalarının üzerinden süzülerek onların mütevazı evlerinin önündeki minik bahçeye düşüyordu.

Dedesinin, o buruşuk elleriyle toprağı sevgiyle yoğurarak diktiği bir ayçiçeği, diğerlerinin aksine henüz boynunu bükmüştü. Yanındaki iri yapraklı kardeşleri ise çoktan güneşe dönmüş, parlak sarı taç yapraklarını gökyüzüne doğru gururla açmışlardı. Elif’in gözleri o bükük boyunlu çiçeğe takıldı. Sanki o da kendi içindeki karanlıkla mücadele ediyordu.

İçten bir of çekti Elif. Tıpkı o henüz güneşe dönmemiş ayçiçeği gibi hissediyordu kendini. O da bilgiye, aydınlığa, hayallerine ulaşmak için can atıyordu. Dokuzuncu sınıfın heyecanıyla başladığı bu eğitim yolculuğunda, evin içindeki bitmek bilmeyen kalabalık, beş kardeşin yarattığı o sürekli uğultu, anne ve babasının yüzlerindeki geçim sıkıntısının derin çizgileri bazen onun tüm enerjisini emiyordu. Ders kitaplarının sayfaları bulanıklaşıyor, zihni toparlanmakta güçlük çekiyordu.

O an, dedesinin akşam yemeklerinde, loş lambanın altında anlattığı eski bir hikaye zihninde canlandı. Kurak, çatlaklarla dolu bir toprağın bağrına düşen minik, savunmasız bir tohumun öyküsüydü bu. Tohum, etrafındaki sert kabuğa, susuzluğa, kavurucu sıcağa rağmen yılmadan, inatla kök salmaya çalışmıştı. Toprağın derinliklerine tutunmuş, minik filizlerini çatlatarak karanlıktan aydınlığa, güneşe doğru uzanmıştı. Dedesinin o bilge sesi hala kulaklarında çınlıyordu: “Her zorluğun içinde bir umut vardır Elif’im. Yeter ki sen o umudu yeşertmeyi bil.”

O gün, Elif her zamankinden farklı bir gözle baktı bahçedeki bükük boyunlu ayçiçeğine. Belki de o da henüz güneşe dönmek için kendi mucizevi anını bekliyordu. Belki de biraz daha sabır, biraz daha inanç, en önemlisi de biraz daha gayret gerekiyordu. Tıpkı dedesinin hikayesindeki o minik tohum gibi.

Elif yavaşça kalktı ve evin en sessiz köşesi olan, pencerenin kenarındaki küçük, ahşap masasına doğru yürüdü. Üzerinde açılmayı bekleyen ders kitapları duruyordu. Kardeşlerinin neşeyle karışık gürültüleri, annesinin mutfaktaki telaşlı hareketlerinin sesleri, babasının günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışırkenki derin nefesleri yine evin her yanına yayılıyordu. Ama bu sefer Elif, dikkatini bu seslerin ötesine, kendi içindeki o minik umut tohumuna çevirmeye çalıştı.

Gözlerini kapadı. Zihninde o kurak topraklardaki minik tohumu canlandırdı. O da tıpkı o tohum gibiydi. Etrafındaki tüm olumsuzluklara rağmen, kendi içindeki o direnci, o öğrenme arzusunu yeşertmek zorundaydı. Belki şartlar ağırdı, belki her şey onun aleyhine gibi görünüyordu ama imkansız değildi. Yeter ki o, dedesinin öğrettiği o sihirli kelimeyi, içindeki "gayret" tohumunu sulamaya, büyütmeye devam etsin.

Kitabını açtı. Matematik problemlerinin karmaşık denklemleri ilk başta gözünü korkuttu. Ama sonra o tohumun toprağı nasıl sabırla kazıdığını hatırladı. Derin bir nefes aldı ve ilk problemi çözmeye odaklandı. Kardeşlerinin kahkahaları, televizyonun sesi zaman zaman dikkatini dağıtsa da, o inatla satırların üzerinde gezindi. Her doğru cevap, içindeki umut tohumunun biraz daha filizlenmesini sağlıyordu sanki.

Akşam yemeği için sofraya çağrıldığında, alnında birkaç damla ter birikmişti. Ama yüzünde hafif bir tebessüm vardı. O gün, birkaç yeni şey öğrenmişti. Belki dünya değişmemişti, belki hala aynı küçük evde, aynı kalabalıkla yaşıyorlardı ama Elif değişmişti. İçindeki umut tohumu biraz daha büyümüş, kökleri biraz daha derinlere inmişti.

Yemekte ailesinin yorgun ama sevgi dolu yüzlerini izledi. Onların da kendi mücadeleleri vardı. Annesi ve babası, beş çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek için gece gündüz çalışıyorlardı. Kardeşleri, kendi küçük dünyalarında neşeyle koşturuyorlardı. Belki de her birinin içinde farklı zorluklarla mücadele eden minik umut tohumları vardı.

Yemekten sonra bulaşıkları yıkarken, dedesi yanına geldi. Yaşlı adamın gözlerindeki o bilge parıltı Elif’e her zaman güven veriyordu. Dedesinin elini tuttu. "Dede," dedi usulca, "bahçedeki bükük boyunlu ayçiçeği hala güneşe dönmedi."

Dedesi gülümsedi. "Elif’im," dedi, sesi sakin ve huzurluydu, "her çiçek farklı zamanlarda açar. Bazıları erken, bazıları geç. Ama er ya da geç, hepsi güneşe döner. Önemli olan, o güne kadar yeşermeye devam etmektir."

O gece, yatağına uzandığında, dedesinin sözleri zihninde yankılanıyordu. Kendi hayatı da o bükük boyunlu ayçiçeği gibiydi belki. Şu an zorluklarla çevriliydi ama içinde, o minik umut tohumu büyümeye devam ediyordu. Ve o tohum, bir gün mutlaka filizlenecek, güneşe doğru uzanacaktı. O güne kadar Elif’in yapması gereken tek şey vardı: gayret etmek, sabırlı olmak ve o umut tohumunu sevgiyle, bilgiyle beslemek. Çünkü biliyordu ki, en karanlık topraklarda bile bir umut tohumu yeşerebilir ve en zorlu şartlarda bile bir çiçek güneşe dönebilir. Yeter ki, "gayret" etmeyi asla bırakmasın.

Yarınlara Mektup


Ali, kasabanın en eski lisesinin bahçesinde yürüyordu. Ayakkabılarının altı, yıllardır aynı yerden geçen binlerce öğrencinin açtığı toprak yolda izler bırakıyordu. Üzerinde okulun klasik gri forması, sırtında ağır bir çanta… Ama esas yük, çantasındaki kitaplardan çok, kafasındaki sorulardı.

Son sınıftaydı. Üniversite sınavı yaklaşmış, herkes gibi o da gece gündüz çalışmaya başlamıştı. Fakat bir yandan çevresindeki karmaşa, değişen sistemler, her yıl çıkan yeni kurallar, "şu bölümü seç daha garantili" diyen büyükler, "yurtdışına git kurtul" diyen arkadaşlar arasında bocalıyordu.

O gün, bahçedeki bankta otururken eski bir defter buldu. Kapakta solmuş bir yazıyla “Yarınlar İçin” yazıyordu. Merakla açtı. Defter, on yıl önce mezun olmuş bir öğrencinin yazdığı mektuplarla doluydu. Her mektubun başında bir tarih, altında ise küçük notlar vardı.

İlk mektup 2015 yılına aitti: "Sevgili Gelecekten Gelen,
Bugün dershaneden çıktım. Yollar kalabalıktı, herkes telaşlıydı. Hocalar 'başarı' diye bağırıyor, biz ise kaygıyla boğuluyorduk. Biliyorum, sen de böyle hissedeceksin. Ama unutma, sınav sadece bir araç. Kim olduğun sınav sonuç kağıdında yazmaz. Bunu aklından çıkarma."

Ali, bir süre duraksadı. O da aynı baskıyı hissediyordu. Bir gülümsedi ve okumaya devam etti.

2018 tarihli bir başka notta şöyle yazıyordu: "Dışarıda dünya değişiyor. Teknoloji ilerliyor, fikirler çatışıyor. Biz sınıfta hâlâ aynı ezberleri yapıyoruz. Ama öğrendim ki, gerçek öğrenme ders kitaplarının dışında. Kendi yolunu çizmek için cesaret lazım. Sadece sınavlara değil, hayata hazırlanmalısın."

Ali’nin içi bir tuhaf oldu. O da her şeyi ezberlemeye çalışıyor, düşünmeye vakit bulamıyordu. Acaba yanlış mı yapıyordu?

Bir sonraki mektup 2020 yılından geliyordu: "Dünya durdu. Pandemi geldi. Evde kapalı kaldık, ekranlardan öğrendik, ekrandan mezun olduk. Şunu öğrendim: Hayat her an değişebilir. Planlar yıkılabilir. O yüzden kendine güven, esnek ol, pes etme. Bilgi kadar dayanıklılık da önemli."

Ali’nin aklına geçen yıl yaşadıkları geldi. Okullar kapanmış, uzaktan eğitim başlamıştı. Sınav sistemi bile son anda değişmişti. O zaman çok korkmuştu, ama bir şekilde toparlamıştı. Bu defter sanki onun yaşadıklarını biliyor gibiydi.

Defterin son sayfalarına yaklaştıkça, cümleler daha olgunlaşıyordu: "Hayat bir yarış değil, bir yolculuk. Herkesin rotası farklı. Kimisi erken varır, kimisi yolu daha uzun yürür. Ama önemli olan hedefe nasıl vardığın değil, yolda kim olduğundur."

Ali, defteri kapattı. Gözleri dolmuştu. Banktan kalktı, sırtındaki çantanın ağırlığını hissetmedi bile artık. Yıllardır taşıdığı kaygıların yerini hafif bir umut almıştı. Belki sınavı mükemmel geçmeyecekti. Belki istediği bölüme hemen giremeyecekti. Ama o da bu yolculuğun bir parçasıydı ve kendi hikâyesini yazacaktı.

O akşam eve dönerken defteri çantasına koydu. Bir karar vermişti: Kendisi de bir mektup yazacaktı, gelecek nesillere.

Masanın başına geçti, yeni bir sayfa açtı: "Sevgili Gelecek Öğrenci,
Bugün çok şey öğrendim. Başarının notlarla ölçülemeyeceğini, en zor zamanlarda bile ayağa kalkmanın en büyük güç olduğunu fark ettim. Belki sistemler değişecek, belki sınavlar yeniden yazılacak. Ama sen değişen dünyaya ayak uydurabilecek kadar esnek, düşsen de kalkacak kadar güçlü olursan, her zaman kazanırsın.
Korkma.
Kendine güven.
Ve unutma: Hayat sınav sonuçlarından ibaret değil. Hayat, kendine verdiğin değerde gizli."

Mektubu bitirdiğinde içi tarifsiz bir rahatlıkla doldu. O gece belki yine ders çalıştı, yine planlar yaptı. Ama artık biliyordu: Hangi yolu seçerse seçsin, asıl mesele yolda kim olduğuydu.

Ve yarınlar, onu bekliyordu.

Sonsuzluğa Yolculuk

"Sonsuzluğa Yolculuk" (A Trip to Infinity), Netflix'te yer alan bir bilimsel belgesel filmidir. Bu filmde, ünlü matematikçiler, parçacık fizikçileri ve kozmologlar, sonsuzluk kavramını ve evren üzerindeki şaşırtıcı etkilerini derinlemesine inceliyor.

Yapımcılar, bilimsel kavramları dinamik görselleştirmeler ve animasyonlar aracılığıyla izleyicilere sunmak istemiştir. Seçilen yönetmenler, stüdyolar ve hareketli grafik tasarımcıları, her biri bir veya birden fazla sekansla katkıda bulunmuştur.

Sonuç, geleneksel çizgi animasyondan programlanmış görseller gibi çok çeşitli stilleri bir araya getiren büyüleyici bir film ortaya çıkmıştır.

Güzel grafiklerle işlenmiş büzel bir konu. bak izle

Belirsizliğin Işığında

Yapay zekaya çizdirilmiştir.

Derin, o sabah okula giderken içini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı. Gökyüzü griydi, rüzgâr hafif hafif esiyor, sokaktaki ağaçlar çıtırtılarla kıpırdıyordu. Son sınıfa geçmişti, ama kafasındaki sorular sonu gelmez bir nehir gibiydi: "Hangi bölümü seçmeliyim?", "Gerçekten ne istiyorum?", "Ya seçtiğim şey yanlışsa?"

Okul koridorunda yürürken öğretmeni Can Bey'le karşılaştı. Can Bey her zaman gülümserdi, ama bugün Derin'in yüzündeki karmaşayı fark etmiş olmalıydı.

"Derin, bir şeyler kafanı mı kurcalıyor?" diye sordu hafifçe eğilerek.

Derin başını salladı. "Bilmiyorum hocam," dedi. "Sanki hiçbir şeyi tam olarak bilmiyormuşum gibi."

Can Bey gülümsedi. "Sana bir şey göstereceğim," dedi ve onu okulun en üst katındaki küçük terasa çıkardı.

Orada, kentin binalarının arasından geniş bir gökyüzü görünüyordu. Gri bulutlar ağır ağır kayıyor, yer yer güneş ışıkları sızıyordu.

"Bak," dedi öğretmeni. "Gökyüzü bazen böyle karışık görünür. Ama bu karışıklık, orada bir düzen olmadığını göstermez. Sadece bizim henüz anlayamadığımız bir düzen var."

Derin başını kaldırıp bulutlara baktı. Sözler bir şekilde içini rahatlattı ama soruları da bitirmedi.

"Ya yanlış yaparsam hocam? Ya seçtiğim şey beni mutlu etmezse?"

Can Bey cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Defterin bir sayfasına şöyle yazdı:
"Yanlış yapmak, öğrenmenin başka bir yoludur."

Sonra ekledi: "Hayat bir deneyler bütünü, Derin. Bir şeyi sevip sevmediğini bilebilmen için önce denemen gerek. Her adım, ister doğru ister yanlış olsun, seni biraz daha sen yapar."

O gün Derin, okul çıkışı kütüphaneye gitti. Karşısına çıkan rastgele bir kitap aldı: "Bilinmeyen Evrenler: Kaosun İçindeki Düzen." Kitabı açtı ve bir cümle gözlerine çarptı:
"Belirsizlik, yalnızca korkulacak bir şey değil, keşfedilecek bir alandır."

Bir anda kalbinin derinliklerinde bir kıvılcım yandı. Belki de mesele, her şeyi hemen bilmek değildi. Belki de mesele, bilmemeye rağmen ilerlemekti.

O akşam Derin, odasının duvarına bir kâğıt astı. Üzerine kendi kendine yazdığı cümleyi büyük harflerle yazdı:
"Gökyüzüne bakmayı unutma."

Çünkü gökyüzü, tıpkı hayat gibi, bazen gri ve karışıktı. Ama içinde sayısız ihtimali saklıyordu. Ve her yeni adım, ister doğru ister yanlış olsun, ona kendi yıldızlarını keşfetme şansı veriyordu.

Bilgi

Kendi kanınıza batırdığınız kalem parşömenin üstünde gıcırdayarak ilerliyor. Şeytanla bir anlaşma imzalamış bulunuyorsunuz. O sizi ölünceye dek çok zengin bir insan olarak yaşatacak ama karşılığında ölümünüzden sonra ruhunuza sahip olacak. Şeytan verdiği sözü yerine getirmek için ne yapmayı düşünüyor dersiniz? Belki size toprağın altındaki büyük bir definenin yerini gösterecek - ama bunun modası geçti - belki yaşadığınız sürece size at yarışlarının sonuçlarını önceden vererek böylelikle zengin olmanızı sağlayacak, ya da eğer çok daha fazlasını istiyorsanız sizi borsa milyarderi yapacak. Kısacası, ruhunuzun karşılığında şeytanın size vereceği şey - ister bir definenin yeri, ister yarışları kazanacak atların adları, isterse borsa değerlerine ilişkin listeler olsun - bilgidir ve siz bu bilgi sayesinde zengin, sevilen ve sayılan bir insan olacaksınız.

David Ruelle - Raslantı ve Kaos

Emek ve Erdem

İnsanın iyi bir yaşam sürebilmesi için içten gelen bir ahlaka ve ulaşılmaz olsa da yol gösteren bir ideale ihtiyacı vardır.
İnsanın diğer insanlara acı vermeden yaşayabilmesi için bir ideali olmalı; manevi ve ahlaki bir ideali. İyi ahlak insanın içindedir. Toplumsal ahlak değerleri ise bize dışarıdan öğretilendir. İnsanların içinde iyi ahlakın olmadığı yerde toplumsal ahlak değerleri çürümeye, iflas etmeye ve yok olmaya yüz tutar. İyi ahlakın olduğu yerde ise dış yaptırıma hiç gerek yoktur. İdeal ulaşılmaz olandır ve bunun anlaşılması insan aklının mükemmelliğinin bir göstergesidir. İdeali elle tutulabilir, ulaşılabilir bir şey olarak tasavvur etmek, sağduyuyu zedeler ve delilikte son bulur. İnsan parça parça olmuş bir yaratıktır - ortak bir nedenin yeniden bütünleşmesinin ilkesini oluşturabileceğine inananlar çıkabilirse de bu tamamıyla yanlış bir düşüncedir.

50 yıldan fazladır insanlar çalıp çırpıp ikiyüzlülük yapıyorlar, yani kendi "hedeflerinin ne olduğu konusunda hemfikirler ancak bu onların gerçek bir birlik oluşturdukları anlamına gelmiyor. İnsanlar arasında birlik ancak "dava” etik bir ilkeye dayanırsa sağlanabilir. Bu nedenle emek asla yüce bir değer olamaz. Bu teknik ilerlemeyi doğurur. Emek kahramanca bir şey olup ahlaki bir kategori yerine geçtiğinde ilerleme de gerici bir şey olur ki bu da başlı başına absürt bir şey.

Lev Tolstoy, "İş gücünün erdem olduğunu iddia etmek, insanın erdem ve ahlakla beslendiğini söylemek kadar yanlıştır” der. Onun çizmelerini ayağına geçirip toprağı sürmesi için başka bir nedeni vardı: büyük bir dikkat ve yoğunlukla kendi etini, bedenini tanımak.

Andrey Tarkovski- Zaman Zaman İçinde

Üstün İnsan

Friedrich Nietzsche, alçakgönüllülüğü “köle ahlakı” olarak eleştirir ve insanların kendi değerlerini bastırarak başkalarının önünde kendini küçültmelerini reddeder. 

Nietzsche’ye göre, alçakgönüllülük, insanları zayıflık ve boyun eğme içinde tutan bir kavramdır. Ona göre, insanlar gerçek potansiyellerine ulaşmak için kendilerini küçültmemeli, güçlerini ve tutkularını özgürce ifade etmeli ve kendilerini yüceltmelidir. 

Nietzsche’nin düşüncelerinde, insanların kendilerine güvenmeleri, kendi değerlerini yaratmaları ve kendilerini üstün görmeleri önemlidir. Ona göre, “üstinsan” olarak adlandırdığı ideal insan, alçak gönüllülüğü reddeder ve kendi değerlerini yaratma ve ifade etme özgürlüğüne sahiptir.

Zulüm Üzerine

Bil ki, zulüm ve haksızlıkla insanların mallarını ellerinden almak, onların çalışıp kazanarak mal elde etme emellerini yok eder. Çünkü çalışıp kazanarak elde ettikleri malların, zorla ellerinden alınacağını bilirler. İşte bu sebeple çalışıp kazanma emellerini kaybettikten sonra ellerini işten güçten çekerler. Halkın işi gücü bırakması, uğradıkları hak­sızlığın oranıyla bağlantılıdır. Eğer haksızlık çok ve bütün alanlan kapsayacak derecedegenelse, çalışmayı terk etmek de bütün bu alanlan kapsayacak kadar genel olur. Ancak haksızlık basit olursa, çalışmayı terk etmek de ona uygun bir oranda olur.

Toplumun kalkınmışlığı ve piyasaların canlılığı, insanların kazanç elde etmek için ortaya koydukları gayret ve çalışmalarla orantılıdır. İnsanlar geçimlerini sağlamak için çalışmazlar ve ellerini işten güçten çekerlerse, piyasalar durgunlaşır ve insanlar geçimlerini temin etmek için başka yerlere göç ederler. Böylece o ülkenin sakinleri azalır, evler boşalır, şehirler harap ve viran olur. Sonuçta bütün bunlara bağlı olarak devletin ve hü­kümdarın durumu da bozulur. Çünkü devlet, Umranın (toplumun) bir göstergesi oldu­ğundan, esas madde bozulduğunda, zorunlu olarak kendisi de bozulur.

"Ey hükümdar! Buraları (harap ve viran olmuş köyleri) sen zayi ettin. Bu köyleri, oraları işleyip imar eden sahiplerinin elinden çekip aldın. Oysa onlar, vergi aldığın kim­selerdi. Sonra buraları kendi yandaşlarına ve çevrene verdin. Onlar buraları işleyip imar etmediler. Hükümdara olan yakınlıklarından dolayı vergi ödememelerine müsamaha edildi. Sonra arazileri işleyip imar eden ve vergi ödeyen diğer insanlardan geriye kalmış olanlara da zulüm ve haksızlık edildi. Onlar da arazilerinden ve köylerinden ayrılıp yurt­larını boşalttılar. Başka yerlere gidip oralara yerleştiler. Böylece üretim azaldı, köyler bo­şalıp harap oldu, gelirler düştü, askerler ve halk helak oldu. Civar devletlerin hükümdar­ları da, devleti ayakta tutan esas maddenin yok olduğunu bildikleri için, Fars ülkesine göz diktiler."

Bu sözleri duyan hükümdar, devlet işleriyle ilgilenmeye başladı. Arazileri yakın çevresinin elinden alıp, yeniden eski sahiplerine iade etti. Vergileri de eski seviyelerine in­dirdi. Arazilerine kavuşan insanlar topraklarını imar edip işlettiler, durumlarını düzeltti­ler, verim arttı ve vergi gelirleriyle de devletin malları çoğaldı. Böylece ordu güçlendi,düşmanların ümitleri kayboldu ve sınırlar askerlerle doldu. Hükümdar devlet işleriyle bizzat kendisi ilgilenmeye başladı. Sonuçta devletin işleri düzene girdi ve hükümdarlığı döneminde her şey güzel oldu.

Büyük şehirler ve ülkelerde böyle zulüm ve haksızlıklar olsa bile oraların harap olup yıkılmayacağını sanma. Bil ki, yıkımın gerçekleşmesi, ancak uygulanan zulüm ile o şehir ve ülke halkının durumu arasındaki etkilenme oranına bağlıdır. Eğer ülke çok büyük, nüfusu çok kalabalık ve halk da darlığa düşmeyecek kadar genişlik ve bolluk için­ deyse, zulüm ve haksızlığın yol açacağı eksilme basit olur. Çünkü eksilme kademe kade­me gerçekleşir. Şehrin büyüklüğü ve işlerin çokluğundan dolayı fark edilmeyen bu eksik­liğin etkileri belirli bir süre sonra ortaya çıkar. Ancak ülkenin harap olup yıkılmasından önce, zulüm ve haksızlık eden devlet kökünden yıkılıp, yerine başkası gelebilir, zulüm ve haksızlığı kaldırıp ülkenin durumunu düzeltebilir. Böyle bir durumda eksilme ve ülkenin gerilemesi neredeyse hiç hissedilmez. Ancak böyle bir şeyin gerçekleşmesi çok nadirdir.

Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, zulüm ve haksızlığın, toplumun gerilemesine ve gelirlerinin azalmasına yol açacağı kaçınılması mümkün olmayan bir durumdur. An­cak sonuçta bunun zararını yine devlet çeker.


Mukaddime - İbn'i Haldun

Ahlakın Gayesi

“ Aklım beni hükümlerimde kararsız olmaya zorlar­ken, işlerimde kararsız kalmamak ve böylece elimden geldiği kadar bahtiyar yaşamak için üç veya dört düs­turdan ibaret eğreti bir ahlâk kabul ettim. ”Elinden geldiği kadar bahtiyar yaşamak için ka­bul ettiği bu eğreti ahlâkın kuralları şunlardır:

1 — “ Birincisi, Tanrının çocukluğumdan beri için­de yetişmeme lütuf ve inayet buyurduğu dine sağlamca bağlı kalarak, memleketimin kanun ve âdetlerine itaat etmek, başka her şeyde de, kendimi, birlikte yaşıyacağım kimselerin en akıllıları tarafından umumiyetle amel olunan en ölçülü ve aşırılıktan en uzak kanaatlere gö­re idare etmekti.

2 — İkinci düsturum elimden geldiği kadar işle­rimde karar ve sebat sahibi olmak ve en şüpheli ka­naatleri bile, bir defa kabule karar verdikten sonra, pek emin ve şaşmaz kanaatlermiş gibi ,daima sebatla takip etmekti.

3 — Üçüncü düsturum, daima talihten ziyade ken­dimi yenmeye ve dünyanın düzeninden çok kendi arzula­rımı değiştirmeye ve umumiyetle düşüncelerimizden başka hiç bir şeyin tamamiyle elimizde olmadığına, do­layısıyla dışımızda olan şeyler hakkında elimizden ge­leni yaptıktan sonra, gücümüzün yetmediği bütün şey­lerin, bizim için, mutlak olarak imkânsız olduğuna inan­maya alışmaya çalışmaktı.

4 — En sonra da bu ahlâka sonuç olarak, insanla­rın bu hayatta yaptıkları türlü işleri, içlerinden en iyi­sini seçebilmek için, bir gözden geçirmek istedim ; baş­kalarının meşguliyeti hakkında bir şey söylemek iste­mem; fakat kendime gelince, yaptığım işte, yani bütün hayatımı aklımı işletmeye ve kabul ettiğim metodu gü­derek gücümün yettiği kadar hakikatin bilgisinde ilerlemeye hasretmekte devam etmekten daha iyi bir şey yapamıyacağıma inandım.” 

Böylece, ona göre ahlâkın en son gayesi, bize yalnız bilgeliğin verebildiği, üstün iyidir. “ îman ışığının yardımını aramaksızın yalnız tabiî akıl ile düşündüğümüzde görüyoruz ki, bu üstün iyi hakikatin ilk nedenlerle bilinmesinden, yani bilgelikten başka bir şey değildir.” Bize üstün iyiyi veren bilgelik, onunla bizi saadete de sahip kılar; böylece, bilgeliğin meyvası olan saadet, apaçık olarak, felsefenin ve felsefeyi de sona erdiren tem elli ahlâkın tamamlanmasını gerektirir. Fakat, eksik ve eğreti ahlâkın bizi eriştiremediği mesut bir hayatın bulunmadığı yerde, hiç olmazsa elimizden geldiği kadar bahtlı yani tabiî ve İçtimaî muhitimize mümkün olduğu kadar uyan bir hayat sürmeyi deniyebiliriz. O halde, eğreti ahlâkın asıl işi bizi, saadete kadar götürmek değil, bu intibakı sağlamaktır.

Ahlak Üzerine Mektuplar - Descartes

Solarsaz

Güneşte meydana gelen manyetik patlamalar, güneşteki manyetik dalgaların yüksek enerjili parçacıklarını Dünya'ya doğru yaymasına neden olabilir. Bu parçacıklar, Dünya'nın atmosferine ulaştıklarında, atmosferdeki molekülleri ve atomları etkileyebilir ve elektronları çıkartarak radyasyon yayabilirler.

Manyetik patlamaların Dünya üzerindeki etkileri, patlamanın büyüklüğü ve Dünya'ya ulaşan parçacıkların enerjisi gibi faktörlere bağlıdır.



Büyük manyetik patlamalar sırasında, Dünya'nın atmosferinde gösterişli ışık gösterileri oluşabilir ve radyo dalgalarının yayılımında bozulmalar olabilir. Bu etkiler genellikle geçicidir ve Dünya'nın yüzeyinde herhangi bir zararın oluşmamasına rağmen, uzay araçları ve uzay istasyonları gibi yüksek enerjili parçacıkların etkisine maruz kalabilirler.

Güneşte meydana gelen manyetik patlamalar, solarsazlar olarak adlandırılır ve güneşteki manyetik aktivite döngüsüne göre meydana gelirler. Solarsazlar, güneşteki manyetik alanın değişikliklerine ve güneşteki birçok fenomenin ortaya çıkışına neden olur.

Güneşte meydana gelen en büyük solarsaz, 1859 yılında meydana gelmiştir ve "Carrington olayı" olarak adlandırılır. Bu olay sırasında, güneşteki bir manyetik patlama sonucu, Dünya'ya ulaşan parçacıklar nedeniyle, güneşe bağlı ışık gösterileri gözlemlenmiş ve radyo dalgalarının yayılımında bozulmalar oluşmuştur. Bu olay bugüne kadarki en büyük solarsaz olarak kabul edilir ve benzer bir olayın tekrar gerçekleşmesi halinde, modern teknolojinin çok ciddi etkilenme riski olduğu düşünülmektedir.Bu manyetik patlamaların büyüklüğü hangi birim ile nasıl ifade edilir?
Güneşteki manyetik patlamaların büyüklüğü, güneşteki manyetik alanın değişikliklerine göre ölçülür ve bu değişiklikler, solarsaz indeksi olarak adlandırılan bir birimle ifade edilir. Solarsaz indeksi, güneşteki manyetik alanın Dünya'ya ulaşan parçacıkların yoğunluğuna göre ölçülür ve genellikle günlük ortalama değerler olarak verilir.

Solarsaz indeksi, 0 ile 9 arasında değişen bir skalada ölçülür ve patlamanın büyüklüğü, solarsaz indeksinin değerine göre sınıflandırılır. Örneğin, solarsaz indeksi 0 ile 2 arasında olan patlamalar küçük solarsazlar olarak adlandırılırken, solarsaz indeksi 8 ile 9 arasında olan patlamalar ise büyük solarsazlar olarak kabul edilir.

Güneşteki manyetik patlamalar, güneşteki manyetik döngüsünün bir parçasıdır ve bu döngü yaklaşık 11 yıl sürer. Güneşteki manyetik aktivite döngüsünün belli dönemlerinde, manyetik patlamalar daha sık meydana gelirken, diğer dönemlerde ise daha az sıklıkta meydana gelirler.

Güneşteki manyetik patlamaları takip etmek için, NASA'nın Solar Dynamics Observatory (SDO) gibi araçları kullanılır. Bu araçlar, güneşteki manyetik aktiviteyi izler ve manyetik patlamaların büyüklüğünü ölçer. Eğer merak ettiğiniz manyetik patlamanın büyüklüğünü öğrenmek istiyorsanız, bu araçlardan birine ulaşarak bilgi edinebilirsiniz.

Mekan Algısı

Körlerden birine, Özgürsün, diyorlar, onu dış dünyadan ayıran kapı açılmış, Haydi git, özgürsün, diyorlar yeniden, yerinden kıpırdamıyor, sokağın ortasında hareketsiz duruyor, onun gibi ötekiler de korku içinde, nereye gideceklerini bilemiyorlar, çünkü tanım olarak akılcı, kusursuz bir labirent olan deliler evinde yaşamak ile bir rehberin elini ya da bir köpeğin tasmasını tutmadan kentin çılgın labirentinde, belleğin bize o kentin farklı yerlerinin yalnızca imgesini gösterebileceği, ama oralara ulaşmada hiçbir yardımının dokunamayacağı o labirentin içinde kendini tehlikeye atmak arasında hiçbir bağ kuramıyorlar. Şimdi bir uçtan ötekine alevler içinde yanan binanın önünde çakılıp kalmış körler yangının oluşturduğu şiddetli sıcak dalgasını yüzlerinde duyumsuyorlardı, bu sıcak hava onları bir bakıma, daha önce çevrelerini saran, aynı zamanda hem hapishane hem barınak olan duvarlar gibi koruyordu. Birbirlerinden birbirlerine sokulmuşlar, kimse kara koyun olmak istemiyor, çünkü hiçbir çobanın peşinden onu aramaya gelmeyeceğini önceden biliyor. Alevler giderek canlılığını yitiriyor, ay ışığı yeniden ortalığı ağartmaya başlıyor, körler kıpırdanmaya başlıyor, Burada sonsuza kadar kalamayız, diyor içlerinden biri. Biri, gündüz mü, gece mi olduğunu soruyor, yersiz gibi görünen bu merakın nedenini herkes hemen anlıyor, Belki de yiyecek bir şeyler getirirler bize, kim bilir belki bir aksaklık ya da gecikme olmuştur, bunu daha önce de birçok kez yaşadık, İyi ama askerler artık burada değil ki, Bunun bir anlamı yok, belki de artık onlara gerek kalmadığı için gitmişlerdir, Anlamıyorum, Örneğin, hastalığın artık bulaşma tehlikesi kalmamıştır belki, Belki de yakalandığımız hastalığa bir ilaç bulmuşlardır, Harika olurdu bu, evet bu harika olurdu, Ne yapıyoruz, Ben gün doğuncaya kadar burada kalıyorum, Günün doğduğunu nereden anlayacaksın, Güneşten, güneşin sıcaklığından, Hava kapalı olmazsa tabii, Bekleye bekleye sonunda günü doğdururum. Yorgunluktan tükenen birçok kör yerlere oturmuş, daha da bitkin başkaları kendilerini oldukları gibi yere bırakıvermiş, bazıları da bayılmıştı, gecenin serinliği onları olasılıkla kendine getirir ama emin olduğumuz bir şey varsa, o da, harekete geçmek gerektiğinde bu zavallılardan bazılarının yerinden kalkamayacağı, koşunun bitmesine üç metre kala yere yığılan maratoncu gibi, güçleri ancak buraya kadar yetti, sonuç olarak açıkça gördüğümüz şey, her insanın yaşamının vaktinden önce sona erdiği. Körler, askerlerin ya da başkalarının, örneğin Kızılhaç elemanlarının, kendilerine yiyecek ve yaşamaları için gerekli daha başka şeyleri getirmelerini bekliyorlardı, ne var ki onlar da şu anda oturmuş ya da yatar durumdaydılar, onlar umutlarını biraz daha geç yitirecekler, aradaki tek fark bu. Ve öyle görünüyor ki, körlüğümüzü geçirecek bir ilacın bulunduğuna inanan kişi içimizdeki en mutlu kişi.

Körlük - Jose Sarmago

Soluk Mavi Nokta

Uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık. Eğer bu resme dikkatlice bakarsanız orada bir nokta göreceksiniz. O noktaya tekrar bakın. Bu nokta bizim evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun içinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji, ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, her umut dolu çocuk, her mucit, her kâşif, her ahlak hocası, yozlaşmış her politikacı, her şöhret yıldızı, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinin içinde.


Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün ... şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün ... anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar da yoğun!

Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.

Dünya, şu ana kadar yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğensek de beğenmesek de, Dünya şu an için yaşadığımız yegâne yer. Gökbiliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor.

Kaynak: Soluk Mavi Nokta / Carl Sagan

Şüphe Ejderhası

Dinine bağlı ve çok iyi bir annenin tam bir titizliği içinde geçen çocukluğum bende sarsılmaz bir din duygusu ve yıkılmaz bir ahlâk anlayışı oluşturmuştu. İyi bir öğrenim gördüm. Son derece zeki olduğumdan, bilgi noktasında arkadaşlarımdan üstün durumdaydım. Pek çok genç gibi, okuldan çıkar çıkmaz kitapları bir köşeye atmak yerine, bilgimi artırmaya çalışırdım. Az çok, her konuda fikir sahibi olmuştum. Arkadaşlarım gibi dinî ilimlerden yüz çevirmeyip, zahirî ve batını konularda bilgi sahibi oldum. İşte bu bilgi yığınının altında birgün kalbimin durumunu incelediğim zaman, acayip bir karmaşa içinde olduğunu hayretle gördüm.
Küfür ile iman, inkâr ile ikrar, tasdik ile şüphe arasında bir durumdaydım. Kalbimle inkâr ettiğimi aklımla, aklımla inkâr ettiğimi kalbimle kabul ediyordum. Kısacası, şüphe denilen ejdarha tüm bedenimi sarmıştı. Bir fikri ne kadar sağlam temeller üzerine kurarsam kurayım, şüphe ejderhası bir dokunuşta onu yerle bir ediyordu. Bari tam bir inkârla sabit bir noktada kalabilseydim. Ama ne gezer, inkâr başka şey, şüphe başka şey. Şüphe ejderhası doğru olan her fikrin düşmanıydı, ikrar olsun, inkâr olsun, kesin olan hiçbir şeyi kabul etmiyordu. Hayattaki sahneleri fikrin dış âleme bir yansıması olarak kabul edersek, ne müthiş bir azapta, ne dayanılmaz bir ateşte kaldığım anlaşılır. Herkes için normal olan şeyler bana başka türlü görünüyordu. Bu yüzden aşkta da, parada da şanssızdım. İnsanlardan kaçan biri olmuştum. Bu dayanılmaz durumdayken, birazcık rahatı, sarhoş olup kendimden geçmekte buluyordum. Sürekli içki içmekten bedenim mahvolmak üzereydi. Birgün bütün manevî gücümü kullanarak kendimi bu sersemlikten kurtardım. Şüphe ejderhasını öldürecek delilleri ele geçirmek ümidiyle araştırma ve inceleme yapmaya koyuldum. Yeniden, batını ilimlerle meşgul olan meşhur kimselere başvurmaya başladım. Aralarında çok erdemli insanlara rastladım. Ne çare ki onların sahip olduğu ilimler bence, ilkel insanların uydurduğu efsanelerden başka birşey değildi. İçine düştüğüm çıkmazdan kurtulmak için, bütün delillerimi çürütecek, var olduğu iddia edilen gerçekleri bana apaçık gösterecek biri gerekliydi. Böyle birisine rastlamadım.
Amak-ı Hayal - Filibeli Ahmet Hilmi

Biz de Mutlu Olacağız


Hele o dolunaylı gece! Belki böyle bir gece bir daha hiç olmayacak. O gece biz ikimiz, geç vakitlere kadar çalışmak için tarlada kaldık. Ay bütün görkemiyle doğup, uzakları sınırlayan dağın tepesini aşınca, gökyüzünün bütün yıldızları gözlerini açtılar. Bütün yıldızlar bize bakıyordu sanki. Biz, tarlanın kıyısında bir yerde, Suvankul'un beşmenti üzerine uzanmıştık. Ark kazılırken kenarına yığılmış yumuşak toprak bizim yastığımızdı ve yastıkların en yumuşağıydı. O gün orada geçirdiğimiz ilk gece oldu. Ondan sonra da hayatımız boyunca hiç ayrılmadık. Suvankul'un demir gibi ağır ve nasırlı elleri benim yüzümü, alnımı, saçlarımı okşarken yumuşacık gelirdi bana. Avuçlarında, kalbimin ateşli ve neşeli çarpışlarını duyar ve kulağına fısıldardım:
-Suvan, mutlu olacağız değil mi? 
Cevap verirdi: 
-Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp eker, kendi ürünümüzü kaldırınca, biz de mutlu olacağız. İnsanın çok büyük bir mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.
Toprak Ana - Cengiz Aytmatov

Padişaha Yakışan


Vazifeye uymak ve vazife uğrunda canını feda etmek padişahlara ve oğullarına yakışır bir haldir. Haydi oğlum sen hazırlığını gör. Ben de gereken şeyleri düşüneyim dedi...

Amak-ı Hayal - Filibeli Ahmet Hilmi

Işık hızı geçilebilir mi?

"Yaşadığımız evrende hız sınırı ışık hızı mıdır?" sorusuna cevap niteliğinde bir video olmuş. İyi seyirler.

Basit bir varsayımda bulunalım. Elimizde işimizi görecek şekilde yüksek torka sahip bir motor olsun. Motorun ucuna da yeterli uzunlukta ( oldukça uzun ) bir çubuk bağlayalım. Motoru çalıştıralım. Sabit belli bir açısal hız değerine ulaştığında çubuktan belli bir uzaklık sonrasında çizgisel hız ışık hızını geçebilir mi? V=W*r Hipotezin cevabı!

Elips çizmek

Tanım: Düzlemde verilen iki noktaya uzaklıkları toplamı eşit olan noktalar kümesi Elips oluşturur.

Popüler Yayınlar