f(blog)
Fizik Öğretmeni
C. G. Jung - Keşfedilmemiş Benlik
Yağmurun ardından gelen o tarifsiz sessizlik, sanki dünyanın yeniden nefes alışını müjdeliyordu. Küçük Elif, alnını soğuk camına yaslamış, dışarıdaki manzarayı derin bir iç çekerek seyrediyordu. Gökyüzünün o koyu, kasvetli griliği yavaş yavaş dağılıyor, yerini umut vadeden açık tonlara bırakıyordu. Güneşin ilk, nazlı ışınları, şehrin yorgun binalarının üzerinden süzülerek onların mütevazı evlerinin önündeki minik bahçeye düşüyordu.
Dedesinin, o buruşuk elleriyle toprağı sevgiyle yoğurarak diktiği bir ayçiçeği, diğerlerinin aksine henüz boynunu bükmüştü. Yanındaki iri yapraklı kardeşleri ise çoktan güneşe dönmüş, parlak sarı taç yapraklarını gökyüzüne doğru gururla açmışlardı. Elif’in gözleri o bükük boyunlu çiçeğe takıldı. Sanki o da kendi içindeki karanlıkla mücadele ediyordu.
İçten bir of çekti Elif. Tıpkı o henüz güneşe dönmemiş ayçiçeği gibi hissediyordu kendini. O da bilgiye, aydınlığa, hayallerine ulaşmak için can atıyordu. Dokuzuncu sınıfın heyecanıyla başladığı bu eğitim yolculuğunda, evin içindeki bitmek bilmeyen kalabalık, beş kardeşin yarattığı o sürekli uğultu, anne ve babasının yüzlerindeki geçim sıkıntısının derin çizgileri bazen onun tüm enerjisini emiyordu. Ders kitaplarının sayfaları bulanıklaşıyor, zihni toparlanmakta güçlük çekiyordu.
O an, dedesinin akşam yemeklerinde, loş lambanın altında anlattığı eski bir hikaye zihninde canlandı. Kurak, çatlaklarla dolu bir toprağın bağrına düşen minik, savunmasız bir tohumun öyküsüydü bu. Tohum, etrafındaki sert kabuğa, susuzluğa, kavurucu sıcağa rağmen yılmadan, inatla kök salmaya çalışmıştı. Toprağın derinliklerine tutunmuş, minik filizlerini çatlatarak karanlıktan aydınlığa, güneşe doğru uzanmıştı. Dedesinin o bilge sesi hala kulaklarında çınlıyordu: “Her zorluğun içinde bir umut vardır Elif’im. Yeter ki sen o umudu yeşertmeyi bil.”
O gün, Elif her zamankinden farklı bir gözle baktı bahçedeki bükük boyunlu ayçiçeğine. Belki de o da henüz güneşe dönmek için kendi mucizevi anını bekliyordu. Belki de biraz daha sabır, biraz daha inanç, en önemlisi de biraz daha gayret gerekiyordu. Tıpkı dedesinin hikayesindeki o minik tohum gibi.
Elif yavaşça kalktı ve evin en sessiz köşesi olan, pencerenin kenarındaki küçük, ahşap masasına doğru yürüdü. Üzerinde açılmayı bekleyen ders kitapları duruyordu. Kardeşlerinin neşeyle karışık gürültüleri, annesinin mutfaktaki telaşlı hareketlerinin sesleri, babasının günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışırkenki derin nefesleri yine evin her yanına yayılıyordu. Ama bu sefer Elif, dikkatini bu seslerin ötesine, kendi içindeki o minik umut tohumuna çevirmeye çalıştı.
Gözlerini kapadı. Zihninde o kurak topraklardaki minik tohumu canlandırdı. O da tıpkı o tohum gibiydi. Etrafındaki tüm olumsuzluklara rağmen, kendi içindeki o direnci, o öğrenme arzusunu yeşertmek zorundaydı. Belki şartlar ağırdı, belki her şey onun aleyhine gibi görünüyordu ama imkansız değildi. Yeter ki o, dedesinin öğrettiği o sihirli kelimeyi, içindeki "gayret" tohumunu sulamaya, büyütmeye devam etsin.
Kitabını açtı. Matematik problemlerinin karmaşık denklemleri ilk başta gözünü korkuttu. Ama sonra o tohumun toprağı nasıl sabırla kazıdığını hatırladı. Derin bir nefes aldı ve ilk problemi çözmeye odaklandı. Kardeşlerinin kahkahaları, televizyonun sesi zaman zaman dikkatini dağıtsa da, o inatla satırların üzerinde gezindi. Her doğru cevap, içindeki umut tohumunun biraz daha filizlenmesini sağlıyordu sanki.
Akşam yemeği için sofraya çağrıldığında, alnında birkaç damla ter birikmişti. Ama yüzünde hafif bir tebessüm vardı. O gün, birkaç yeni şey öğrenmişti. Belki dünya değişmemişti, belki hala aynı küçük evde, aynı kalabalıkla yaşıyorlardı ama Elif değişmişti. İçindeki umut tohumu biraz daha büyümüş, kökleri biraz daha derinlere inmişti.
Yemekte ailesinin yorgun ama sevgi dolu yüzlerini izledi. Onların da kendi mücadeleleri vardı. Annesi ve babası, beş çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek için gece gündüz çalışıyorlardı. Kardeşleri, kendi küçük dünyalarında neşeyle koşturuyorlardı. Belki de her birinin içinde farklı zorluklarla mücadele eden minik umut tohumları vardı.
Yemekten sonra bulaşıkları yıkarken, dedesi yanına geldi. Yaşlı adamın gözlerindeki o bilge parıltı Elif’e her zaman güven veriyordu. Dedesinin elini tuttu. "Dede," dedi usulca, "bahçedeki bükük boyunlu ayçiçeği hala güneşe dönmedi."
Dedesi gülümsedi. "Elif’im," dedi, sesi sakin ve huzurluydu, "her çiçek farklı zamanlarda açar. Bazıları erken, bazıları geç. Ama er ya da geç, hepsi güneşe döner. Önemli olan, o güne kadar yeşermeye devam etmektir."
O gece, yatağına uzandığında, dedesinin sözleri zihninde yankılanıyordu. Kendi hayatı da o bükük boyunlu ayçiçeği gibiydi belki. Şu an zorluklarla çevriliydi ama içinde, o minik umut tohumu büyümeye devam ediyordu. Ve o tohum, bir gün mutlaka filizlenecek, güneşe doğru uzanacaktı. O güne kadar Elif’in yapması gereken tek şey vardı: gayret etmek, sabırlı olmak ve o umut tohumunu sevgiyle, bilgiyle beslemek. Çünkü biliyordu ki, en karanlık topraklarda bile bir umut tohumu yeşerebilir ve en zorlu şartlarda bile bir çiçek güneşe dönebilir. Yeter ki, "gayret" etmeyi asla bırakmasın.
Son sınıftaydı. Üniversite sınavı yaklaşmış, herkes gibi o da gece gündüz çalışmaya başlamıştı. Fakat bir yandan çevresindeki karmaşa, değişen sistemler, her yıl çıkan yeni kurallar, "şu bölümü seç daha garantili" diyen büyükler, "yurtdışına git kurtul" diyen arkadaşlar arasında bocalıyordu.
O gün, bahçedeki bankta otururken eski bir defter buldu. Kapakta solmuş bir yazıyla “Yarınlar İçin” yazıyordu. Merakla açtı. Defter, on yıl önce mezun olmuş bir öğrencinin yazdığı mektuplarla doluydu. Her mektubun başında bir tarih, altında ise küçük notlar vardı.
İlk mektup 2015 yılına aitti:
"Sevgili Gelecekten Gelen,
Bugün dershaneden çıktım. Yollar kalabalıktı, herkes telaşlıydı. Hocalar 'başarı' diye bağırıyor, biz ise kaygıyla boğuluyorduk. Biliyorum, sen de böyle hissedeceksin. Ama unutma, sınav sadece bir araç. Kim olduğun sınav sonuç kağıdında yazmaz. Bunu aklından çıkarma."
Ali, bir süre duraksadı. O da aynı baskıyı hissediyordu. Bir gülümsedi ve okumaya devam etti.
2018 tarihli bir başka notta şöyle yazıyordu: "Dışarıda dünya değişiyor. Teknoloji ilerliyor, fikirler çatışıyor. Biz sınıfta hâlâ aynı ezberleri yapıyoruz. Ama öğrendim ki, gerçek öğrenme ders kitaplarının dışında. Kendi yolunu çizmek için cesaret lazım. Sadece sınavlara değil, hayata hazırlanmalısın."
Ali’nin içi bir tuhaf oldu. O da her şeyi ezberlemeye çalışıyor, düşünmeye vakit bulamıyordu. Acaba yanlış mı yapıyordu?
Bir sonraki mektup 2020 yılından geliyordu: "Dünya durdu. Pandemi geldi. Evde kapalı kaldık, ekranlardan öğrendik, ekrandan mezun olduk. Şunu öğrendim: Hayat her an değişebilir. Planlar yıkılabilir. O yüzden kendine güven, esnek ol, pes etme. Bilgi kadar dayanıklılık da önemli."
Ali’nin aklına geçen yıl yaşadıkları geldi. Okullar kapanmış, uzaktan eğitim başlamıştı. Sınav sistemi bile son anda değişmişti. O zaman çok korkmuştu, ama bir şekilde toparlamıştı. Bu defter sanki onun yaşadıklarını biliyor gibiydi.
Defterin son sayfalarına yaklaştıkça, cümleler daha olgunlaşıyordu: "Hayat bir yarış değil, bir yolculuk. Herkesin rotası farklı. Kimisi erken varır, kimisi yolu daha uzun yürür. Ama önemli olan hedefe nasıl vardığın değil, yolda kim olduğundur."
Ali, defteri kapattı. Gözleri dolmuştu. Banktan kalktı, sırtındaki çantanın ağırlığını hissetmedi bile artık. Yıllardır taşıdığı kaygıların yerini hafif bir umut almıştı. Belki sınavı mükemmel geçmeyecekti. Belki istediği bölüme hemen giremeyecekti. Ama o da bu yolculuğun bir parçasıydı ve kendi hikâyesini yazacaktı.
O akşam eve dönerken defteri çantasına koydu. Bir karar vermişti: Kendisi de bir mektup yazacaktı, gelecek nesillere.
Masanın başına geçti, yeni bir sayfa açtı:
"Sevgili Gelecek Öğrenci,
Bugün çok şey öğrendim. Başarının notlarla ölçülemeyeceğini, en zor zamanlarda bile ayağa kalkmanın en büyük güç olduğunu fark ettim. Belki sistemler değişecek, belki sınavlar yeniden yazılacak. Ama sen değişen dünyaya ayak uydurabilecek kadar esnek, düşsen de kalkacak kadar güçlü olursan, her zaman kazanırsın.
Korkma.
Kendine güven.
Ve unutma: Hayat sınav sonuçlarından ibaret değil. Hayat, kendine verdiğin değerde gizli."
Mektubu bitirdiğinde içi tarifsiz bir rahatlıkla doldu. O gece belki yine ders çalıştı, yine planlar yaptı. Ama artık biliyordu: Hangi yolu seçerse seçsin, asıl mesele yolda kim olduğuydu.
Ve yarınlar, onu bekliyordu.
Yapımcılar, bilimsel kavramları dinamik görselleştirmeler ve animasyonlar aracılığıyla izleyicilere sunmak istemiştir. Seçilen yönetmenler, stüdyolar ve hareketli grafik tasarımcıları, her biri bir veya birden fazla sekansla katkıda bulunmuştur.
Sonuç, geleneksel çizgi animasyondan programlanmış görseller gibi çok çeşitli stilleri bir araya getiren büyüleyici bir film ortaya çıkmıştır.
Okul koridorunda yürürken öğretmeni Can Bey'le karşılaştı. Can Bey her zaman gülümserdi, ama bugün Derin'in yüzündeki karmaşayı fark etmiş olmalıydı.
"Derin, bir şeyler kafanı mı kurcalıyor?" diye sordu hafifçe eğilerek.
Derin başını salladı. "Bilmiyorum hocam," dedi. "Sanki hiçbir şeyi tam olarak bilmiyormuşum gibi."
Can Bey gülümsedi. "Sana bir şey göstereceğim," dedi ve onu okulun en üst katındaki küçük terasa çıkardı.
Orada, kentin binalarının arasından geniş bir gökyüzü görünüyordu. Gri bulutlar ağır ağır kayıyor, yer yer güneş ışıkları sızıyordu.
"Bak," dedi öğretmeni. "Gökyüzü bazen böyle karışık görünür. Ama bu karışıklık, orada bir düzen olmadığını göstermez. Sadece bizim henüz anlayamadığımız bir düzen var."
Derin başını kaldırıp bulutlara baktı. Sözler bir şekilde içini rahatlattı ama soruları da bitirmedi.
"Ya yanlış yaparsam hocam? Ya seçtiğim şey beni mutlu etmezse?"
Can Bey cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Defterin bir sayfasına şöyle yazdı:
"Yanlış yapmak, öğrenmenin başka bir yoludur."
Sonra ekledi: "Hayat bir deneyler bütünü, Derin. Bir şeyi sevip sevmediğini bilebilmen için önce denemen gerek. Her adım, ister doğru ister yanlış olsun, seni biraz daha sen yapar."
O gün Derin, okul çıkışı kütüphaneye gitti. Karşısına çıkan rastgele bir kitap aldı: "Bilinmeyen Evrenler: Kaosun İçindeki Düzen." Kitabı açtı ve bir cümle gözlerine çarptı:
"Belirsizlik, yalnızca korkulacak bir şey değil, keşfedilecek bir alandır."
Bir anda kalbinin derinliklerinde bir kıvılcım yandı. Belki de mesele, her şeyi hemen bilmek değildi. Belki de mesele, bilmemeye rağmen ilerlemekti.
O akşam Derin, odasının duvarına bir kâğıt astı. Üzerine kendi kendine yazdığı cümleyi büyük harflerle yazdı:
"Gökyüzüne bakmayı unutma."
Çünkü gökyüzü, tıpkı hayat gibi, bazen gri ve karışıktı. Ama içinde sayısız ihtimali saklıyordu. Ve her yeni adım, ister doğru ister yanlış olsun, ona kendi yıldızlarını keşfetme şansı veriyordu.
İnsanın iyi bir yaşam sürebilmesi için içten gelen bir ahlaka ve ulaşılmaz olsa da yol gösteren bir ideale ihtiyacı vardır.
50 yıldan fazladır insanlar çalıp çırpıp ikiyüzlülük yapıyorlar, yani kendi "hedeflerinin ne olduğu konusunda hemfikirler ancak bu onların gerçek bir birlik oluşturdukları anlamına gelmiyor. İnsanlar arasında birlik ancak "dava” etik bir ilkeye dayanırsa sağlanabilir. Bu nedenle emek asla yüce bir değer olamaz. Bu teknik ilerlemeyi doğurur. Emek kahramanca bir şey olup ahlaki bir kategori yerine geçtiğinde ilerleme de gerici bir şey olur ki bu da başlı başına absürt bir şey.
Lev Tolstoy, "İş gücünün erdem olduğunu iddia etmek, insanın erdem ve ahlakla beslendiğini söylemek kadar yanlıştır” der. Onun çizmelerini ayağına geçirip toprağı sürmesi için başka bir nedeni vardı: büyük bir dikkat ve yoğunlukla kendi etini, bedenini tanımak.
Bil ki, zulüm ve haksızlıkla insanların mallarını ellerinden almak, onların çalışıp kazanarak mal elde etme emellerini yok eder. Çünkü çalışıp kazanarak elde ettikleri malların, zorla ellerinden alınacağını bilirler. İşte bu sebeple çalışıp kazanma emellerini kaybettikten sonra ellerini işten güçten çekerler. Halkın işi gücü bırakması, uğradıkları haksızlığın oranıyla bağlantılıdır. Eğer haksızlık çok ve bütün alanlan kapsayacak derecedegenelse, çalışmayı terk etmek de bütün bu alanlan kapsayacak kadar genel olur. Ancak haksızlık basit olursa, çalışmayı terk etmek de ona uygun bir oranda olur.
Toplumun kalkınmışlığı ve piyasaların canlılığı, insanların kazanç elde etmek için ortaya koydukları gayret ve çalışmalarla orantılıdır. İnsanlar geçimlerini sağlamak için çalışmazlar ve ellerini işten güçten çekerlerse, piyasalar durgunlaşır ve insanlar geçimlerini temin etmek için başka yerlere göç ederler. Böylece o ülkenin sakinleri azalır, evler boşalır, şehirler harap ve viran olur. Sonuçta bütün bunlara bağlı olarak devletin ve hükümdarın durumu da bozulur. Çünkü devlet, Umranın (toplumun) bir göstergesi olduğundan, esas madde bozulduğunda, zorunlu olarak kendisi de bozulur.
"Ey hükümdar! Buraları (harap ve viran olmuş köyleri) sen zayi ettin. Bu köyleri, oraları işleyip imar eden sahiplerinin elinden çekip aldın. Oysa onlar, vergi aldığın kimselerdi. Sonra buraları kendi yandaşlarına ve çevrene verdin. Onlar buraları işleyip imar etmediler. Hükümdara olan yakınlıklarından dolayı vergi ödememelerine müsamaha edildi. Sonra arazileri işleyip imar eden ve vergi ödeyen diğer insanlardan geriye kalmış olanlara da zulüm ve haksızlık edildi. Onlar da arazilerinden ve köylerinden ayrılıp yurtlarını boşalttılar. Başka yerlere gidip oralara yerleştiler. Böylece üretim azaldı, köyler boşalıp harap oldu, gelirler düştü, askerler ve halk helak oldu. Civar devletlerin hükümdarları da, devleti ayakta tutan esas maddenin yok olduğunu bildikleri için, Fars ülkesine göz diktiler."
Bu sözleri duyan hükümdar, devlet işleriyle ilgilenmeye başladı. Arazileri yakın çevresinin elinden alıp, yeniden eski sahiplerine iade etti. Vergileri de eski seviyelerine indirdi. Arazilerine kavuşan insanlar topraklarını imar edip işlettiler, durumlarını düzelttiler, verim arttı ve vergi gelirleriyle de devletin malları çoğaldı. Böylece ordu güçlendi,düşmanların ümitleri kayboldu ve sınırlar askerlerle doldu. Hükümdar devlet işleriyle bizzat kendisi ilgilenmeye başladı. Sonuçta devletin işleri düzene girdi ve hükümdarlığı döneminde her şey güzel oldu.
Büyük şehirler ve ülkelerde böyle zulüm ve haksızlıklar olsa bile oraların harap olup yıkılmayacağını sanma. Bil ki, yıkımın gerçekleşmesi, ancak uygulanan zulüm ile o şehir ve ülke halkının durumu arasındaki etkilenme oranına bağlıdır. Eğer ülke çok büyük, nüfusu çok kalabalık ve halk da darlığa düşmeyecek kadar genişlik ve bolluk için deyse, zulüm ve haksızlığın yol açacağı eksilme basit olur. Çünkü eksilme kademe kademe gerçekleşir. Şehrin büyüklüğü ve işlerin çokluğundan dolayı fark edilmeyen bu eksikliğin etkileri belirli bir süre sonra ortaya çıkar. Ancak ülkenin harap olup yıkılmasından önce, zulüm ve haksızlık eden devlet kökünden yıkılıp, yerine başkası gelebilir, zulüm ve haksızlığı kaldırıp ülkenin durumunu düzeltebilir. Böyle bir durumda eksilme ve ülkenin gerilemesi neredeyse hiç hissedilmez. Ancak böyle bir şeyin gerçekleşmesi çok nadirdir.
Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, zulüm ve haksızlığın, toplumun gerilemesine ve gelirlerinin azalmasına yol açacağı kaçınılması mümkün olmayan bir durumdur. Ancak sonuçta bunun zararını yine devlet çeker.
Mukaddime - İbn'i Haldun
Güneşte meydana gelen manyetik patlamalar, güneşteki manyetik dalgaların yüksek enerjili parçacıklarını Dünya'ya doğru yaymasına neden olabilir. Bu parçacıklar, Dünya'nın atmosferine ulaştıklarında, atmosferdeki molekülleri ve atomları etkileyebilir ve elektronları çıkartarak radyasyon yayabilirler.
Manyetik patlamaların Dünya üzerindeki etkileri, patlamanın büyüklüğü ve Dünya'ya ulaşan parçacıkların enerjisi gibi faktörlere bağlıdır.Güneşte meydana gelen en büyük solarsaz, 1859 yılında meydana gelmiştir ve "Carrington olayı" olarak adlandırılır. Bu olay sırasında, güneşteki bir manyetik patlama sonucu, Dünya'ya ulaşan parçacıklar nedeniyle, güneşe bağlı ışık gösterileri gözlemlenmiş ve radyo dalgalarının yayılımında bozulmalar oluşmuştur. Bu olay bugüne kadarki en büyük solarsaz olarak kabul edilir ve benzer bir olayın tekrar gerçekleşmesi halinde, modern teknolojinin çok ciddi etkilenme riski olduğu düşünülmektedir.Bu manyetik patlamaların büyüklüğü hangi birim ile nasıl ifade edilir?
Güneşteki manyetik patlamaların büyüklüğü, güneşteki manyetik alanın değişikliklerine göre ölçülür ve bu değişiklikler, solarsaz indeksi olarak adlandırılan bir birimle ifade edilir. Solarsaz indeksi, güneşteki manyetik alanın Dünya'ya ulaşan parçacıkların yoğunluğuna göre ölçülür ve genellikle günlük ortalama değerler olarak verilir.
Solarsaz indeksi, 0 ile 9 arasında değişen bir skalada ölçülür ve patlamanın büyüklüğü, solarsaz indeksinin değerine göre sınıflandırılır. Örneğin, solarsaz indeksi 0 ile 2 arasında olan patlamalar küçük solarsazlar olarak adlandırılırken, solarsaz indeksi 8 ile 9 arasında olan patlamalar ise büyük solarsazlar olarak kabul edilir.
Güneşteki manyetik patlamaları takip etmek için, NASA'nın Solar Dynamics Observatory (SDO) gibi araçları kullanılır. Bu araçlar, güneşteki manyetik aktiviteyi izler ve manyetik patlamaların büyüklüğünü ölçer. Eğer merak ettiğiniz manyetik patlamanın büyüklüğünü öğrenmek istiyorsanız, bu araçlardan birine ulaşarak bilgi edinebilirsiniz.
Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün ... şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün ... anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar da yoğun!
Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.
Dünya, şu ana kadar yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğensek de beğenmesek de, Dünya şu an için yaşadığımız yegâne yer. Gökbiliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor.
Basit bir varsayımda bulunalım. Elimizde işimizi görecek şekilde yüksek torka sahip bir motor olsun. Motorun ucuna da yeterli uzunlukta ( oldukça uzun ) bir çubuk bağlayalım. Motoru çalıştıralım. Sabit belli bir açısal hız değerine ulaştığında çubuktan belli bir uzaklık sonrasında çizgisel hız ışık hızını geçebilir mi? V=W*r Hipotezin cevabı!
Popüler Yayınlar
-
1900: Lord Rayleigh= Kısa dalgaboyuları için kara cisim kanununun istatistiksel gösterimi 1900: Ernest Rutherford= Radyoaktif yarı ömrünü...
-
Kinematikle ilgi güzel video anlatımlı fizik sorusu. İlk bakışta sanki toplar aynı anda karşı tarafa ulaşacakmış gibi gel...

.jpg)
.jpg)



